13 Ağustos 2013 Salı

BİR YOL HİKAYESİ (Kavala - Thasos - Selanik - Ohrid - Tiran - Budva -Kotor - Dubrovnik - Debar- Üsküp - Dedeağaç)

Evet bu sefer il il bölebileceğim gibi bir tatil değil anlatacağım, daha çok başlıkta da yazdığı gibi bir yol hikayesi...

9 günlük bir hikaye. İpsala'dan girişeceğimiz yolculuk için hikayemiz öncelikle araç için triptik belgesi ve beynelmilel ehliyet almakla başlıyor. Bu belgeleri almadan Yunanistan'a çıkış yapamıyorsunuz. Belgeleri isterseniz direk olarak kapıdan alabilirsiniz ama sıra beklemeyelim derseniz önceden halletmekte fayda var. Biz triptik belgesini (araç sigortası - yeşil kart) önceden hazırladık, ehliyeti ise kapıdan aldık (15 dk sürdü toplamda)



KAVALA
Çıkışla birlikte ilk durak Kavala. Yolda önce Alexandroupolis'den geçiyoruz. Otoban gayet başarılı, duble yol dediğin işte böyle olur dedirtecek şekilde. Bir de araç camına yapışan devasa uçan arkadaşlar olmasa daha da keyifli olacak. Sonuçta otoban bizi Kavala'ya götürüyor. Kavala şirin bir tatil kasabası. Sahil boyunca restaurantların, bizdeki sahil kasabalarında olduğu gibi sahilde mısır, lokma, dondurma standlarının olduğu şirin bir yer.





Arabayı otoparka bırakıp hemen orda bulduğumuz Oceanis otele yerleşiyoruz. (Gecelik oda fiyatı 55 Euro) Otopark sahibi de dahil olmak üzere gördüğümüz herkes çok sempatik, Türk olduğumuzu öğrenince daha da çok ilgileniyorlar. Sohbet muhabbet, İstanbul çok güzel nidalarıyla yemek yemek üzere yanlarından ayrılıyoruz. Sahilde bir tur atıyoruz, pek fazla yapacak bir şey yok zaten.

Restaurant seçimimiz Panos Zafira, Thasos feribotlarının hemen karşısında sahilde. Bu noktada Türkçe menüleri ve Türkçe bilen garsonları olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. :) Burada tabiki greek salatamızı ve ahtapot ızgaramızı söylüyoruz. Yerel bira olan Mythos'un da tadına bakıyoruz. Sulandırılmış Efes kıvamında olduğunu söylemek mümkün.




THASOS
Kavala'da geçen geceden sonra sabah erkenden kalkıp Thasos feribotuna doğru yol alıyoruz. Yanlış sıraya girip bir süre Limnos feribotu beklesek de sonunda olması gereken yeri buluyor ve 1 saat 20 dakika sonra adaya varıyoruz. (Feribot ücreti araç + 2 kişi 33 euro) Kavala'dan seyrek feribot kalkıyor, gitmeden saatleri kontrol etmekte fayda var.



Türklerin geleneksel her yeri Türkiye'de bir yere benzetme mantığıyla yaklaşırsak Thasos Avşa dedik biz. Ama Avşa'yı daha önce hiç görmediğimizi hesaba katarsanız ne kadar mantıklı bir önerme oldu emin değilim :) Ama hala Avşa havasında olduğunu iddia edebilirim.

Thasos'da ilk hedef Metallion beach. Adanın her tarafında beachler var ama biz denize girmek için Kavala'nın ters tarafında kalan Limenaria'yı tercih ediyoruz. Hiç de pişman olmuyoruz bundan :) Plaj oldukça sakin, 5 Euro'ya sezlong şemsiye alıp bütün gün takılabiliyorsunuz. Deniz söylemeye gerek yok sanırım muhteşem. Öğlen beach'in küçük salaş cafesinde yine greek salat ve ardından frappe ile devam ediyoruz yeme serüvenine...







Thasos'da akşam yemeği için tercih Thassian Restaurant'tan yana. Bu arada Thasos'da her yerde pizzacılar var. Yunan insanı ve gelen turistler pizza aşığı sanırım. En kolay bulacağımıza inandığımız deniz ürünleri restaurantını nerdeyse çarşının sonunda bulabiliyoruz. Seçim midye saganaki ve köpek balığı. İkisi de ama özellikle midye saganaki muhteşem. Üzerine de garsonumuzun hediyesi kahveleri (Greek cafe demeye özen gösterelim, Turkish cafe'ye bozuluyorlar) ve mini dondurmalarımızı yiyoruz.





Restaurant'a çok yakın Blue Cafe'de de birer içki içtikten sonra sıra otele geliyor. Thasos'da denediğimiz ilk 15 otelden "full" cevabını alınca tam umudu yitirmişken sahilde bir otel buluyoruz. Orada oda olması önce şüpheye düşürüyor, ama oda fiyatının 35 euro olması bizi ikna ediyor :) Bu arada sahilde otelin 35 euro olması, diğer dolu otellerin 20 euro falan civarında olduğuna da işaret olarak algılanabilir sanırım :) Biz oteli sadece konaklama için kullandık ancak otelde daha fazla zaman geçireyim nispeten facility'li bir otel olsun derseniz Luxury Villa Fotini'yi tercih edebilirsiniz. Deneyen arkadaşlarımdan olumlu dönüşler aldım.

Adadaki ikinci gün plaj tercihimiz yine Limeneria'daki Stellakis beach. Bu arada adada kaybolmayı da başardık elbette, siz siz olun feribotta plajları detaylıca gösteren haritadan edinin. Stellakis beach'i seçme nedenimiz hemen kapısında karidesli spagetti resmi :) Plajı da boğazımıza uygun seçiyoruz yani :) Plaj ve deniz yine muhteşem elbette, hasretiyle geldiğimiz resimdeki makarnayı da mideye indiriyoruz.




Bu arada, Yunan insanının bize ne kadar benzediğini söylemeye gerek yok sanırım. Sonuçta yıllarca beraber yaşamış, tarihi iç içe geçmiş 2 milletden bahsediyoruz. Ama mezeler, zeytinyağlılar tamam da şu baklava, kadayıf, lokum gibi şeylere de Traditional Greek Delight demeleri biraz garip gelmedi değil.


2 günlük Thasos maceramızdan sonra akşam tekrar Kavala'ya geçip Selanik'e doğru yola çıkıyoruz. Kavala çıkışındaki bu tabelayı da es geçmiyoruz elbette. Evimize şimdilik 460 km uzaktayız, ama durmak yok yola devam :)


SELANİK
Selanik beklediğimizden çok daha hareketli bir şehir. Arabayı park etmek için yaklaşık 1 saat dolandıktan sonra bir park yeri buluyoruz. Kaleye doğru inip geleneksel Greek salatımızı yiyoruz. Kaleye inen caddedeki barlar çok keyifli, Asmalının o eski günlerindeki gibi sokakta oturup içkinizi içebiliyorsunuz. Güzel müzik de dinleyebiliyorsunuz.



Selanik'in iki büyük caddesi Tsimiski ve Egmatia hem konaklama, hem de alışveriş için ideal. Genel olarak bunları gezince şehri gezmiş oluyorsunuz zaten. Akşam konaklama sonrasında sabah önce biraz alışveriş yapıyoruz. Ardından da Atatürk'ün evine gidiyoruz. Atatürk'ün evi konsolosluğun hemen yanında. Etrafında Türk kahvesi adıyla Türk kahvesi ve ince belli bardakta çay içebiliyorsunuz. Tabi ki hemen çaya saldırıyoruz, günlerdir görmediğimiz ince belli bardağa sarılıyoruz.







Menta Cafe Bar'da frappemizi de içtikten sonra Peggy Sage adlı bir kozmetik mağazasına giriyoruz. Maksat biraz  mağaza karıştırmak. Mağaza sahibi Türk olduğumuzu fark edince Eylül'de İstanbul'a geleceğinden ve Türkçe öğrendiğinden bahsediyor. Kendisinin dedesinin Trabzon'dan göçen bir Rum olduğunu öğreniyoruz bu vesileyle. Yani Selanik'te bir hemşerim ile de karşılaşmış oluyorum böylece. :) Kendisinden bir de restaurant önerisi alarak ayrılıyoruz yanından. Restaurant'a biz gidemedik ama çok övdüğü için gönül rahatlığıyla size önerebilirim. Bana o güveni verdi çünkü :) Restaurant Ladadika bölgesinde Full tou meze. Trip advisor'da da oldukça iyi yorumlar almış.

Selanik'ten çıkmadan son bir sokaklarında geziyoruz, balık pazarı tadındaki çarşılarda dolaşıyor keyifli şehre veda ederek Ohrid Makedonya'ya doğru yola çıkıyoruz...




OHRID
Makedonya geçişinde İstanbul'dan geldiğimizi söyleyince ilgi büyük. Geçiş 15-20 dk sürüyor, Bitola üzerinden Ohrid'e varıyoruz. Yunanistan girişinde hemen her yerde gördüğümüz inek çıkabilir tabelaları burada ayı çıkabilir tabelalarına dönüşüyor.

Ohrid güzel bir şehir, Ohrid kalesi ve gölü şehri daha güzel hale getirmiş. Ama bir daha gider miyim, bence gerek yok. :) Kaleye çıkarken biraz sıkıntı yaşayabiliyorsunuz. Haliyle oldukça yüksek indikten sonra istemsiz ayak titremeleri yaşamanıza neden olabiliyor. Merkezde göl kenarında yürüyüş yapabilir, çarşıda turlayabilirsiniz. Burayı da Küçükkuyu sahile benzettik biz genel olarak.








Sahilde sola doğru ilerlerken bulduğumuz ilk sokağa girip bir oda tutuyoruz. Her yer Zimmer Room adıyla pansiyonlarla dolu. İngilizce bilmiyorlar ama Almanca 3 kelime ile herşeyi çözmek mümkün. "Zimmer - eine Nacht."

Yemek için sahilde Belvedere restaurant'ı tercih ediyoruz. Burası BBQ restaurant ve uzun zamandır yediğim en güzel eti yiyorum diyebilirim. Sopska (çoban gibi) salat yemeden de dönmemekte fayda var. Yemeğinizi çok hoş Balkan müzikleri eşliğinde yemek de oldukça keyifli. Fiyatlar 2 kişi toplam 25 Euro civarında.





Sabah La Bella'da kahvaltımızı yapıp Karadağ Budva'ya doğru yola koyuluyoruz.

BUDVA
Yolculuk Budva'ya, yalnız ufak bir sorun var ki Budva'ya gidebilmek için Arnavutluk Tiran'dan geçmemiz gerekiyor. Yol dağlık ve virajlı. Paralı otoban buluyoruz ama kaza olmuş, gitmiyor. Zaten Arnavutluk paramız da yok. Elbasan sonrası mecburen normal yola giriyoruz. Ve biz nerdeyiz, napıyoruz, neden geldik buraya deme kısmı başlıyor tatilin... Ya uçuruma düşeceğiz, ya bitecek bu yol derken bir kaç kaybolma vakası sonrası insanların olduğu bir yere çıkıyoruz. Allahtan gündüz vakti (dönüşte başımıza gelecekleri henüz bilmiyoruz). Dağda bir restaurant bulup giriyoruz. Et, süzme yogurt, salata ve içecek söylüyoruz. 2 kişi 8 euro tutuyor toplam yemek :) Arnavutluk bir daha adımımı atmayacağım bir ülke orası net ama o dağda yetişen hayvan bir başka oluyor sanırım, etler acaip lezzetli ve yumuşak. Ama yine de bir daha Arnavutluk mu, tövbe!

Yoldan manzaralar...




Nihayet Budva'ya varıyoruz. Tarihin en yoğun sezonunda geldiğimizi geç olmadan fark ediyoruz. Ruslar Budva'yı istila etmişler. Otellerde yer yok. Yaklaşık 15-20 otele sorduktan sonra son bir gayret bir otel buldum diye koşarak arabadan iniyorum. Otelde tabi ki yer yok ve çıktığımda arkadaşım ve araba da yok, telefonumun şarjı da yok demeli miyim bilmiyorum. :) Biraz etrafta dolanıp aradıktan sonra bir marketten yardım dilenip telefonumu şarj ediyorum ve arkadaşıma ulaşıyorum. Tabii bu arada geçen zamanın yaklaşık yarım saat olduğunu, o yarım saatte yaşanan telaşı anlatmama gerek yok herhalde. Sonuç olarak bir aracı bulup bize otel ayarlamasını istiyoruz. Karadağ ve ardından Hırvatistan'da fark ediyoruz ki eğer biri sizinle direk el sıkışarak tanışıyorsa, olayın altında bir üç kağıt var. Sevgili aracımız 120 euro karşılığı bize bir oda bulduğunu iletiyor. Oda dediğimiz bildiğiniz bir kadın ve kızının evi. Onlar evden çıkıyor biz giriyoruz. Yani evlerini bir geceliğine bize kiralıyorlar. Öncelikle yatakların üzerine ve yastıklara deniz havlularını seriyoruz, her yeri sterilize ediyoruz ve diken üstünde uyuyoruz o gece. (Tatilimizin en pahalı konaklaması)

Budva'da genel olarak gidilecek bir kaç yer var. Plaj tercihi olarak Becici ya da Rafailovici tercih edilebilir. Biz Becici'ye gidiyoruz. Bildiğiniz Çınarcık. Kalabalık, deniz çok güzel değil. Thasos'dan sonra çok yavan geliyor. Ama Budva'nın gönlümüzdeki yeri ayrı yıllardır hayal edip yapamadığımız parasailing burada nasip oluyor. Yaklaşık 100m yüksekten Dalmaçya kıyılarını seyrediyoruz. Evet yükseklik arttıkça bacak kasılmaları başlıyor, kemeri tutan elde kemer izi kalıcı olarak çıkıyor olabilir ama pişman oluyor muyuz, aslaaa. Bir de üşenmeyip parasını verip kamera görüntülerini alsaydık daha eğlenceli olabilirdi ama malesef biz gidene kadar adamlar kayıdı sildiklerini söylüyorlar. Neyse biz de kendimizi kederden mısıra veriyoruz, tabii ki orada da plajda haşlanmış mısır var. :)


Budva gece hayatı ve klüpleri ile ünlü. Arnavutluk kabusu ve otel bulamama sorunsalı ile gece klübe gidecek enerjiyi bulamayıp, geceyi bir cafe'de tamamlıyoruz. (Yaşlandık sanırım...)

Ve Budva yeter bu kadar diyerek Dubrovnik'e doğru yola çıkıyoruz.

DUBROVNIK
Dubrovnik'e giderken feribotla karşıya geçmeyi unutunca (basiret bağlanması diyelim) arabayla tüm Kotor koyunu dolaşıyoruz. Ama feribota binmediğimize şükrediyoruz. Manzara muhteşem. Sizin aceleniz varsa feribota binin tabii. Kısaca haritadan özetlemek gerekirse feribot Lepetane'den Durici'ye geçiyor. Biz ise o tepede gördüğünüz tüm koyu dolaştık :) 1,5 saatlik ufak bir yolculuk :) Kotor Bay görülmeye değer olduğu için pişman olmadık, ama dönüş yolunda elbette 5dk'da feribotla geçtik :)







Ve Dubrovnik'e varıyoruz. Yine el sıkışan bir aracı vakası yaşayarak otelimize yerleşiyoruz. Aracımız Hırvat ama annesinin Müslüman olduğunu iletiyor bize, bayram sebebiyle baklava yapmış ertesi gün için yemeğe davet ediyor. Tabii geliriz deyip pek tabii gitmiyoruz.

Dubrovnik old town çok keyifli bir yer. Ama 11 sonrası İtalyan yemeği dışında yemek bulmak zor. Deniz ürünleri için daha erken gitmek gerekiyor. Bir de genel bir 12'den sonra kredi kartı geçmiyor yorumu alıyoruz restaurantlardan. Nedenini anlamadık ama geçmiyor sonuçta bilginiz olsun. Hatta bir yere oturmadan kredi kartı geçip geçmediğini sormakta fayda var. 12'den sonra sıcak içecek de yok, öyle garip kurallar :)

Old town'da surların içinde sokaklarda kaybolmak, dar sokaklara girip çıkamamak çok keyifli. Her sokağın içinde sizi farklı bar, cafe veya restauranlar, değişik dükkanlar bekliyor. Kaçınmayın girin :) Biz bir sokakta halay çeken düğün ekibi ile bile karşılaşıyoruz.

Dubrovnik surların içerisinde bir çok sokaktan oluşan kapalı bir kutu gibi... Teleferik ile yukarı çıkınca ve şehri yukarıdan görünce daha net anlıyor insan şehrin genel yapısını. O yüzden teleferikle bir çıkıp Dubrovnik'e yukarıdan bakın derim.















Deniz ürünü yemek için de ideal bir yer Dubrovnik. Biz tercihimizi Foursquare'in yorumlarını dikkate alarak Konoba Lokanda Peskarija'dan yana yapıyoruz. Denizin hemen yanında çok keyifli bir yemek yiyoruz. Koca bir kazanda midye, baby kalamar, karides ve balık geliyor önümüze afiyetle yiyoruz.


Gece hayatı burda da oldukça yoğun. Tabi ki her tarafta taşkın sarhoş İngiliz turistlere rastlamak mümkün. :) Güzel lokal bira için Cafe Alerie tercihimiz, memnun da kalıyoruz. Bira seçimimiz Karlovacko, gayet başarılı.
Gece 2'de otele dönüyoruz diye bizi ayıplayan taksiciler var Dubrovnik'te, burada hayat daha geç bitermiş. Ayrıca taksilerde Fatih Ürek / Tarkan karışımı müzikler dinliyoruz. Taksiciler eşlik edip dans ediyorlar. Öyle enteresan bir ortam var :)

Plaj olarak yaptığımız araştırmalar bize doğru adres olarak Banje beach'i gösteriyor. Ertesi sabah direk oraya doğru yol alıyoruz. Plaj old city'e oldukça yakın, yürünebiliyor. Plajın adı East West Beach Club, 2 şezlong 26 Euro (Thasos'a kıyasla bu bir soygun tabii :) ) Dubrovnik denizi gerçekten güzel. Plaj da oldukça başarılı ama biraz iç içe, Çeşme havasında. Plajda üstsüz denize giren bayanları gözlemek için denizde pusu kurmuş İtalyan apaçileri de gözden kaçmıyor. :)



Ve 2 günlük tadı damağımızda kalan Dubrovnik macerası sonrası tekrar yola koyulup Üsküp'e gidiyoruz.

ÜSKÜP
Üsküp'e gidiyoruz derken, bu düşündüğümüz kadar kolay olmuyor elbette. Hırvatistan çıkışında yolda kalıveriyoruz. İnanılmaz bir trafik, tam polisi mi arasak acaba kaza var galiba derken farkediyoruz ki bu sınır geçiş kuyruğuymuş. Tam 1,5 saat sürüyor. Ardından Karadağ'a geçiyoruz. Arnavutluk sınırına 1 km kala yine yolda kalıyoruz. Yine sınır geçişi mi diye düşünürken bu sefer sıkıntının trafik kazası olduğunu fark ediyoruz. Karadağ polisi pek alışık değil trafik kazasına sanırım, küçücük kazayı kaldırıp yolu açmaları 1 saat sürüyor. Toplam'da 2,5 saatlik bu gecikme Arnavutluk'a hava kararınca girmemize neden oluyor ve macera başlıyor.

Aşağıdaki haritada göreceğiniz gibi Arnavutluk'a Shkodra'dan gireceğiz ve Debar'a (Makedonya) ulaşmaya çalışacağız. Laç'a kadar herşey iyi gidiyor. Hatta durup yemek yiyoruz, yine çok güzel bir et, salata, içecekler - iki kişi toplam 10 Euro. Garsona soruyoruz Üsküp ne kadar sürer diye, 2 saat sürer mi diyoruz. "More" diyor. Biz de 3 saat olduğuna kanaat getiriyoruz. :) 2'den more 3'tür çünkü :) Pek öyle olmuyor malesef.

Burrel Debar arası bir dağ yolu, hava zifiri karanlık, aydınlatma diye bir şey malesef yok, benzinimiz bitmek üzere, dağ yolunun bir tarafı uçurum, arada dağa oyulmuş korku tüneli tadındaki tünellerden geçiyoruz vs vs. Başka 1-2 araba bazen çıkıyor, bazen çıkmıyor karşımıza. 3G çekmiyor, telefon bazen çekiyor, bazen çekmiyor. Ara ara dağda köylerden geçiyoruz, 2-3 insan çıkıyor karşımıza daha çok korkuyoruz. Zira Arnavutluk'ta Cuma gecesi 9-10 olmasına rağmen bir tane kadına rastlamıyoruz. Sadece erkekler var, genel olarak apaçi tabir edilebilecek tipler. Arada bir kavganın yanından geçiyoruz, silah sesi duyuyoruz vs... Bildiğiniz baya keyifli bir yolculuk yani... Amaç Üsküp'e varmak, Debar Üsküp arasının 2 saat olduğunu öğreniyoruz bu arada, saat 11'e geliyor daha Debar'a ne kadar kaldığını kestiremiyoruz, çünkü o yollarda hızımız max 20-30. Yollar inanılmaz bozuk, arabanın altı vurmasın diye yavaş gidiyoruz ama etraftaki insanlar daha tehlikeli geldiği için de çok yavaşlamamamız lazım, paradox'un uç boyutu... Yolda nispeten durulabilir gördüğümüz bir yerde, hayatımda gördüğüm en garip benzinciden benzin alıyoruz mecburen, ama koyulan benzin mi, alkol mü, su mu emin değiliz...


Yolda polis görüp soruyoruz, soru çok net. "Makedonya ne tarafta?" Direk ülke soruyoruz adamlara :) Sonuçta bir şekilde arada gidip gelen 3G'nin ve google maps'in de yardımıyla bir yola giriyoruz, sanki sonu Debar olacak... Ancak öyle bir yol ki sonunda bir sınır kapısı olabileceğine inanmak güç. Neyse geliyoruz ve gerçekten bir kapı var. Arnavutluk'tan çıkıyoruz, geliyoruz Makedonya tarafında, ama orada da polis yok. Kapıda bizden başka geçen yok. Biraz kornaya basıyoruz, bir polis geliyor. Türkçe konuşuyor bizimle. Otel var mı yakında diyoruz, Debar'da var diyor. Rahat ediyoruz, sanki memlekete gelmişiz, çıkıp toprağı öpeceğiz. Üsküp'e devam etmemiz mümkün değil, bulduğumuz ilk otelde kalıp stresimizi atmamız gerek...

Makedonya'ya girince gerçekten her şey değişiyor. Cuma akşamı saat 12 olmuş, kadın erkek çocuk bir sürü insan var dışarıda. Bir yerde karanlık bir saatte de dışarıda kadın görebilmek bence o yerin medeniyet seviyesi hakkında ciddi bir fikir veriyor insana... Otel soruyoruz etraftakilere, Türk olduğumuzu fark edince daha çok ilgileniyorlar. Türkçe konuşanlar da var aralarında. Dilleri döndüğünce Türkçe anlatıyorlar. Dedikleri yerde bulamıyoruz, dönüp duruyoruz derken 2 tane bisikletli çocuktan yardım istiyoruz. 15-16 yaşlarındalar, İngilizce bilmiyorlar ama vücut diliyle anlaşıyoruz. Onlar bisikletle önde, biz arabayla arkada otel arıyorlar bize. Önce bir yere götürüyorlar, oda kalmamış. Sonra bir diğerine gidiyoruz ve yanlışlıkla kaldığımız otel tatilimizin en güzel oteli oluyor, Hotel Leon. Debar gölünün hemen kıyısında göl manzaralı bir odaya yerleşiyoruz. Her taraf yeşil ve mavi. Oda fiyatı 40 Euro. Bisikletli çocuklara para vermeye çalışıyoruz, ısrarla almak istemiyorlar. O kadar yardımsever, samimi ve sevecenler ki, dilimizi anlamadığımız için karşılıklı gülüyoruz sürekli.

Sabah erkenden kalkıp Mabrovo National Parkı üzerinden Üsküp'e geçiyoruz. Kaleyi ve taş köprüyü ziyaret ediyoruz. Vardar nehrine bakıyoruz, Vardar ovasını anıyoruz. Yollarda radyo değiştirirken hep Türkçe kanallara denk geliyoruz. Candan Erçetin'ler eşliğinde devam ediyoruz yolumuza. (Arnavutluk'ta da bir Türkçe kanal yakalamışlığımız var ama o daha ziyade Seda Sayan kıvamında olduğu için, çabuk vazgeçmiştik ondan) Üsküp'te taş köprünün hemen yanında çok keyifli cafeler var. Ortaköy'deki cafeleri andırıyor. Köprünün devamında ise küçük bir çarşı karşılıyor sizi.

Artık dönme zamanı, evimizi özledik...



ALEXANDROUPOLIS
Üsküp'ten Selanik üzerinden Türkiye'ye doğru yol alacağız. Bir önceki gün yaşadıklarımızdan sonra bu yol muhteşem. Otoban'da basarak geliyoruz. Yorgunluk hissi bile yok. İpsala'ya gelmeden Dedeağaç'a uğrayıp bir yemek yiyelim diyoruz tabi ki... Arabayı park ediyoruz, yine foursquare sayesinde güzel bir restaurant buluyoruz ve yerleşip muhteşem midye ve karidese dalıyoruz ve tabii greek salat... (midye saganaki, karides saganaki) Restaurant'ın adı Mylos, Türkçe menüleri de var. Doyuyoruz, iyi ki gelmişiz diyoruz. 40 Euro ödeyip kalkıyoruz.








Arabaya varacağız ve keyifle sınıra doğru ilerleyeceğiz. Arabaya geliyoruz, arka plaka yok. Arnavutluk'a yüklenmek üzereyiz, o yollarda düştü kesin diye. Bakıyoruz ön plaka da yok. Allah allah ikisi de mi düştü derken, camda pembe bir kağıt sallanıyor. Park cezası yemişiz 80 Euro. Makbuzla büfeye gidiyoruz en yakın polis karakolu nerde diye, işaret ettiği sokak arabayı park ettiğimiz sokak. Kesin bilgi: Park edilmez tabelasının hemen önüne araba park etmeyin, hadi ediyorsunuz dikkat edin hemen karşı çaprazında karakol olmasın!

Yana yakıla gidiyoruz polise, abi biz ettik sen etme diye ağlamaya hazır. Diyor ki Pazartesi postaneye parayı yatırın, gelin alın plakanızı. Günlerden Cumartesi bu arada... Vize falan diyoruz olmuyor, baksalar yalan olacak. Aklımıza yeşil kartımız geliyor (araç sigortası), son günü Cumartesi. Polise ülkeden o gün çıkmamız gerektiğini, sigortanın bittiğini anlatıyoruz. Bu sefer panik oluyorlar çünkü biten sigorta ile ile Yunanistan'da kalmamız daha büyük suç. Gidiyorlar geliyorlar, yarın sabah gelin alın diyorlar. Yok diyoruz bu gece çıkmamız gerek. Yine gidiyorlar telefon konuşmaları yapıyorlar. Biz ağlamakla, gülmek arası yerlerdeyiz...Bu arada sigortanın son gününü Pazar değil, Cumartesi yapan sigortacı kadına dualar ediyoruz, Allah razı olsun kıvamında... Sonunda bize cezayı yazan polis motorsiklet ile evinden getiriliyor, makbuzumuzu alıyor işlem yapıyor ve plakalar bizde. Para da ödemedik. Diyoruz parayı ne yapacağız, bir daha ne zaman geleceksiniz Yunanistan'a diyor, seneye belki diyoruz. Gülüyor "Gelince ödersiniz ya da sizi hapse atarız" diyor. Baya eğleniyoruz karşılıklı :) Yunan polisi beklenenin ötesinde gayet sempatik yaklaşıyor bize. Aynı olay burada olsa evden o polis çağırtılır mıydı emin değilim... Teşekkürlerimizi edip arabamıza doğru gidiyoruz, plakaları takmayı beceremiyoruz, nasıl çıkarttılarsa... Neyse cama koyuyoruz plakaları ve öyle dönüyoruz İpsala'dan.

O kadar maceranın üzerine İpsala'da da Türk polisiyle çeşitli maceralarımız olmuyor değil elbette. Üstümüze alınmadığımız seslenişler, polislerin isyanı falan. Ama onlar da gülüyor, biz de gülüyoruz. Sonuçta sağ salim geçiyoruz sınırı, çay hasretiyle kendimizi Dolmabahçe Çay bahçesine atıyoruz gece saat 03:30. Çayımızı içiyoruz boğaza karşı, ohh iyi ki gittik, iyi ki geldik diyoruz, en güzeli İstanbul valla, ötesi yok diyoruz ve evimize dönüyoruz...

SON

ÖNEMLİ NOT:
Gideceklere duyuru: Bir giden olarak belirtmeliyim ki, bir daha gitsem tur şu şekilde olurdu; Araba ile Dedeağaç, Thasos, Kavala, Selanik (4-5 gün yapılabilir). Ohrid'e gitmem :) Üsküp belki Selanik turuna 1 gün olarak eklenebilir. Dubrovnik'e kesinlikle gidilir ama uçak ile, oradan adalara, Kotor'a geçilir. Budva'ya bence gerek yok. Yani kısacası tatili Arnavutluk solu ve Arnavutluk sağı olarak 2'ye ayırıp o şekilde yapmakta fayda var. :) (Albaniaphobia :) )

Keyifli tatiller...

Magnet
Son olarak magnetlerin bir gezi için bende ne kadar önemli yeri olduğunu şu yazımda anlattım.

Bu gezinin magnetleri şöyle;







14 yorum:

  1. Bizleri büyük bir hatadan kurtardığınız için Teşekkürler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok sevindim işe yaradığına :)

      Sil
  2. Çok cnm sıkkınken beni eğlendirdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Muhteşem bir yazı. Yola çıkasım geldi:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gezmek ruhu dinlendirir, sıkıntılara iyi gelir. Tavsiye ederim :)

      Sil
  3. kesinlikle çok yardımcı oldunuz (Gideceklere duyuru: Bir giden olarak belirtmeliyim ki, bir daha gitsem tur şu şekilde olurdu; Araba ile Dedeağaç, Thasos, Kavala, Selanik )(4-5 gün yapılabilir) bunu bu bayramda gerçekleştireceğiz inşallah

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zevkler farklı olabilir tabii ama benim tercihim böyle olurdu :) Umarım güzel bir tatil geçirirsiniz

      Sil
  4. Arnavutlugun yollari cokmu kotu bende yapacam insallah belcikadan selaniye kadar karadag arnavutluk selanik

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biz çok zorlandık Arnavutluk'tan geçerken, ben bir daha oradan karayolu ile geçmeyi tercih etmem kendi adıma.

      Sil
  5. eğlenceli bir seyahat olmuş bizde balayı tatilini bu şekilde yapmak istiyoruz :) toplamda kaç gün sürdü sizin yolculuk :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Toplamda 9-10 gün sürdü, çok da keyifli olduğunu söyleyebilirim. Yalnız yorucu bir yolculuk olacağından emin olabilirsiniz :)

      Sil
  6. SAYIN GEZGIN MART 2016 DA 4 GECE 5 GUN SELANIKTE KALACAGIM GIDIS-DONUSUMU UCAKLA AYARLADIM BU 4-5 GUN ICIN NASIL BIR PROGRAM ONERIRSINIZ ? SELANIKTEN KALKAN GUNLUK TURLARLA MI YAPIYIM? atag

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben yolculukta 2 gün geçirdim, daha uzun olması durumunda ne yapılabilir çevrede araştırmak gerekiyor. Ancak gitmişken Kavala, Dedeağaç'a da gitmenizi öneririm. Mart değil yazın gitseniz denize girmeden dönmeyin derdim ama yine de deniz kenarında balık keyfini yaşamak adına Kavala ve Dedeağaç'ı değerlendirin derim. Keyifli geziler

      Sil
  7. Merhaba Gezgin,
    Çok zevkli anlatmışsınız, yaşadığınız bütün heyecan hissediliyor. Sanırım Ohrid göl kaynaklarını görmediniz, Unesco dünya mirası listesine girmiş cennet gibi muhteşem bir yer, 2016 martında turla gitmiştim. Göl kaynaklarını tekrar görmek için bu kez karayoluyla eşimle gitmeyi düşünüyorum. Tabii ki yol üstünde Yunanistan da gezilecek yerleri de plana alarak. Geçen yaz tatilimizi thassos da geçirmiştik, yani oraya kadar olan yolu tecrübe ettik de oradan sonrası nasıl olur, tavsiyelerinizi almak isterim. Teşekkürler şimdiden...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler. Evet göl kaynaklarını görmedim açıkçası. Plansız yolculuk yapmanın böyle dezavantajları da oluyor. :) Bence Ohrid'e kadar gidip dönecekseniz oldukça güzel bir rota olacaktır. Dedeağaç, Kavala, Thasos, Selanik ve en son Ohrid oldukça keyifli bir program.

      Sil